T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI HAKKARİ İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Yazılı Tarih Öncesi Dönem

        YAZILI TARİH ÖNCESİ DÖNEMDE HAKKÂRİ

Hakkâri coğrafyası sahip olduğu derin vadiler, su kaynakları ve nehirler, bitki çeşitleri, ormanlar ve yabani hayvanlar sayesinde ilkel insanın; barınma, korunma ve yeme-içme gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği uygun bir yaşam alanı olmuştur. Bu nedenle yazılı tarih öncesi çağlardan bu yana, ilkel avcı-toplayıcı insan topluluklarının yaşadığı yerlerden biridir. Yörede yapılan araştırmalar, bu topraklarda MÖ 100.000- 40.000’lere tarihlenen orta Paleolotik dönemden başlayarak kısa süreli yerleşmeler olduğunu ortaya koymaktadır. Kılıç Kökten, 1961’de Yüksekova’da bulduğu Obsidyen- Volkanik cam gereçlerinden yola çıkarak bölgedeki ilk yerleşmelerin bu döneme ait olduğunu belirlemiştir. Hakkâri bölgesindeki Geverok (Yüksekova), Mezraa (Beytüşebap), Çatak ve e Han (Çukurca) bölgelerinde kayalar üzerine işlenmiş binlerce insan ve hayvan resimleri ile çeşitli motifler tespit edilmiştir. Bunlar Türkiye ve Yakın Doğu’nun en büyük açık hava müzesini oluşturmaktadır. Bu kaya resimlerinin genel bir değerlendirme ile günümüzden önce 9000- 4000 yılları arasında yapıldığı anlaşılmaktadır.

       Hurri Kökenli Boylar

Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na otur- masından günümüze kadar Hakkâri bölgesi kesintisiz bir yaşam alanı olmuştur. Hakkâri bölgesinin ilk sakinleri MÖ. 3000 yılından itibaren burada yaşayan Hurri kökenli boy ve aşiretlerdir. MÖ. XIII. yy’da Hurri- Mitani Devletinin zayıflamasıyla Hurriler bölünmeye başladı. Hakkâri bölgesinde bulunan altın, gümüş, simli kurşun, bakır, demir, kükürt ve arsen yatakları hem Mezopotamya hem de Doğu Anadolu’da kurulan uygarlıklar için her zaman önemli olduğu için bu bölgedeki maden kaynaklarına sahip olmak isteyen Asur kralları bu küçük beylikleri hâkimiyetleri altına almak istemişlerdir. Bu dönemde Hurri kökenli Nairi, Habhi, Şupria ve Hubuşkia’lı prensler Asurlulara altın, gümüş, kurşun, bakır ve demiri haraç olarak vermişlerdir. Asurluların; Nairi (nehirler ülkesi) ve Uruatri (dağlar ülkesi) ülkesi adını verdikleri bu bölge halkı ile Asurlular arasında MÖ. XIII’den IX. yy’ın ortalarına kadar bu mücadele devam etti. Bu mücadeleler Asur yazıtların- da betimlenmiştir. Bu yazıtlara göre bu bölge, “Nairi Ülkeleri” adı altında bazen 43 bazen de 60’a ulaşan ve Asurluların (Sarrani) dediği yöneticiler tarafından yönetilmiştir. Asur kralı I. Salmanassar’ın (MÖ 1274-1245) bir yazıtında şöyle denilmektedir: “Uriadri ülkesi ayaklandı. Ordumu harekete geçirdim ve güçlü dağ kalelerine doğru sefere çıktım”. Başka bir yazıtta ise: “sekiz ülkeyi ve bunlara ait askeri güçleri ele geçirdim. 51 kenti zaptettim, yaktım, mallarına haraç olarak el koydum. Tüm Uriadri ülkesini üç günde Tanrım Assur’un ayaklarına dize getirdim.” I. Salmanassar’ın oğlu I. Tukulti Ninurta’ya (MÖ 1244-1208) ait bir yazıtta da şöyle denilmektedir: “Patikalardan benden önce hiçbir kralın bilmediği, yolu olmayan uzak dağları geçtim. Nairi ülkesinin 43 kralı savaşmak için karşıma dikildi. Onlarla savaştım ve saltanatlarına son verdim.” Yine Asur kralı I. Tiglat Pileser (MÖ. 1114-1076) “Nairi Ülkelerinin 60 kralını, kendilerine yardıma gelenlerle beraber Yukarı Deniz’e (Van Gölü) kadar kovaladım” demektedir. Bu yazıtlardan anlaşıldığı gibi bu seferlerin düzenlendiği Uruadri ve Nairi diye tabir edilen bölgeler Van Gölü’nün güneyine düşen dağlık Hakkâri bölgesine tekabül etmektedir. M.Ö. IX. yy’ın başlarından itibaren Asurluların güneyden gelen saldırılarına karşı koymak üzere Hurri kökenli Uriatri ve Nairi kökenli boy ve oymaklar birleşerek Urartu devletini kurdular.

    Uruatri - Nairi ve Hakkâri

Tuşba (Van) merkezli Urartu devletinin kurulmasıyla Hakkâri bölgesi Musul (Asur) ve Tuşba (Urartu) arasında savaş arenasına döndü. MÖ. IX. ve VIII. yy’lara kadar bölge birçok kez Asurluların saldırısına uğradı. MÖ. IX. yy’ın başlarından itibaren Hakkâri bölgesi çivi yazılı Asur kaynaklarında Hubişkia Ülkesi olarak adlandırılmaktadır. Bu isim Asurlular tarafından verildiğinden yöre halkının hangi ismi kullandığı bilinmemektedir. Hubuşkia ismi Asur kralı II. Tukulti Ninurta (MÖ 890-884) döneminden itibaren kullanılmaya başlanmış ve MÖ. 879’da davet edilen diplomatlar arasında sayılmıştır. Asur kralı III. Şulmanu- Aşerid (MÖ. 858- 824) bölgeye 5 sefer düzenlemiş, Hubuşkia ve çevresindeki birçok kenti yakıp yıkmış ve Hubuşkia kralı Kaki’nin güçlü kalesi Silaia’yı zaptetmiştir. II. Sargon’da MÖ. 714’de Hubuşkia kralı İanzi’yi huzuruna kabul etmiştir. Son olarak Hubuşkia adı Aşşur- Ahaiddin (MÖ. 680- 669) döneminde geçmektedir. Urartu Devletinin kurulması ve Hubuşkia’nın da ona bağlanması ile artık Asur- lular karşısında güç kazanarak maden haracı vermeyi bırakmışlardır. Urartular ve Hubuşkia kralları döneminde Hakkâri bölgesinde yüksek düzeyli bir uygarlık ortaya çıkmıştır. Bu bölgedeki zengin maden yatakları ve bunlardan yapılan üretim bu uygarlığın gelişmesinde en önemli amillerden biri olmuştur. Yine bu bölgede bulunan kaleler, dev evleri, su bendleri, yollar, yayla kentleri vb. mimari yapıtlar, günlük yaşamda kullanılan metal araçlar ve süs eşyalar bu uygarlığın ulaşmış olduğu seviyeyi göstermek açısından önemlidir. Bu bölgede sadece hayvan besiciliği ve maden üretimi değil aynı zamanda gelişmiş sulama tesisleri ile tarıma da büyük önem verilmiştir. Şimdiye kadar tespit edilen 30’dan fazla sulama tesisi bunun göstergesidir.

Hakkâri bölgesinde yeterli arkeolojik çalışmaların yapılmamasından dolayı kayıtlarda geçen Hubuşkia, Ukku, Uasi, Muşaşir ve Tuşba’yı (Van) Muşaşir ve Güney Urmiye kıyılarına bağlayan Ordu Yolu vb. yerlerin tam olarak nereye tekabül ettikleri kestirilememektedir. Buna rağmen Hubuşkia’nın Hakkâri merkeze, Uasi bölgesinin Hırvata yakınlarındaki Urşe köyü kalıntılarına, Muşaşir’in Yüksekova’daki Mıçiçır köyüne ve Ordu Yolu’nun da Van- Yüksekova- Şemdinli güzergâhı üzerinden Revandız’a ulaştığı iddia edilmiştir.

     Hakkâri Stelleri ve Mezar Odaları

Hakkâri kent merkezinde 1997-2000 yılları arasında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular arkeoloji dünyasında büyük bir heyecan yarattı. 1998 yılında Hakkâri Kalesinin kuzeybatı eteklerinde on biri erkek savaşçılara ve ikisi kadınlara ait olmak üzere 13 adet dikme taş (stel) bulundu. MÖ. 1450 ile 1000’li yıllar arasına tarihlenen ve yerel bir dağ hanedanlığına ait olduğu düşünülen bu stellerin ölmüş ataları anmak için bir tür mezar taşı olarak yapıldığı tahmin edilmektedir. Bilindiği gibi insan biçimli taş stel dikme âdeti Hint- Avrupa kökenli halkların doğudan batıya göçleri ile beraber görülmeye başlanmıştır. 1999 yılında bu stellerin 19 metre kuzeyinde bir mezar odası bulunmuş olup bu mezar içerisinde 75 kadar insana ait kemikler ile beraber çok sayıda çanak- çömlek, madeni, kemik, taş ve pişmiş topraktan oluşan günlük kullanım aletleri bulunmuştur.

Bu kemiklerin MÖ. XIX ve XVII. yüzyılları arasına tarihlendiği saptanmıştır. Yine 1997 yılında Gazi mahallesinde ikinci bir mezar odası bulunmuştur. Mezarda 11 kişiye ait iskelet ve günlük yaşamda kullanılan aletler bulunmuştur. 2000 yılında arkeolojik çalışmaların aniden durdurulmasıyla bu arkeolojik bulguların tam anlamıyla kimlere ait olduğu sarahatle saptanamamışsa da bunların Hurri kökenli Turukkular ile bir ilgisi olduğu düşünüldüğü gibi Hubişkia prenslerine ait olduğu da söylenmiştir.

Asur ve Kimmer saldırıları sonucu zayıflayan Urartuların MÖ. 560 yılında Medlerin saldırısı sonucu yıkılmasıyla birlikte bölge sırasıyla; Medler (MÖ. 585-550), Persler (MÖ. 550-331), Büyük İskender (MÖ. 331-323), Atropoten Satraplığı (MÖ. 323-312), Selökidler (MÖ. 312-82), Tigran (MÖ. 82-66), Roma- Part (MÖ. 66- MS. 193), Arsaklılar MS. 193-297), Sasaniler (297-627) gibi devletlerin egemenliği altına girmiştir. Fakat bu devletlerin dağlık Hakkâri coğrafyasına ne kadar nüfuz edebildikleri belli değildir.

       Kardukhlar ve Hakkâri

Hakkâri bölgesi hakkında bilgi veren en önemli kaynaklardan birisi Xsenephon’a ait “Anabasis” isimli eseridir. MÖ. 400 yıllarında Pers kralı II. Dara’nın ölümünden sonraki kardeş kavgasında Artakserkes’e karşı küçük kardeşi Kyros’u destekleyen Yunanlı kuvvetlerin içerisinde bulunan Xsenephon, Erbil yakınlarında yapılan savaşta Kyros’un öldürülmesinden sonra “Onbinlerin Dönüşü” adını verdiği bu yenik Yunan ordusunun ülkelerine dönmek için geçmek zorunda olduğu dağlık Hakkâri bölgesinde karşılaştıkları olayları eserinde anlatmıştır. Bu güzergâhın Botan Çayı veya Zap Suyu olduğuna dair farklı görüşler olmasına rağmen Xsenophon bu nehrin doğusunda kalan bölgenin Kadukh halkının ülkesi olduğunu bildirdiği için her halükarda burası dağlık Hakkâri coğrafyasına tekabül etmektedir. Xsenophon, Ermeniler ve Persler ile komşu olup Pers egemenliğini tanımayan ve son derece savaşçı bir halk olan Kardukhlar'ın Yunanlılardan daha kullanışlı ve rahat evlerde yaşadıklarını, gelişmiş bir sanat, askeri ve tarımsal teknik aletlere sahip oldukları gibi pek çok ayrıntıyı yazmıştır. Xsenephon’un bahsettiği Kardukh bölgesi Tevrat’ta da Kardu, Kardo, Kardunya, Kurdanayta, ve Kardun şeklinde Van Gölü ile Musul arasındaki bölge için kullanılmıştır.